DOLAR 47,59 ▲ %+0,00 EURO 54,98 ▲ %+0,00 STERLIN 64,09 ▲ %+0,00 ALTIN 6.493 ▲ %+0,00 GUMUS 94,34 ▲ %+0,00 BITCOIN 3.059.989 ▲ %+0,00
YAŞAM

Bir Annenin Mutfağı, Bir Şehrin Sofrası: Mezegeden

Bir Annenin Mutfağı, Bir Şehrin Sofrası: Mezegeden

Bir Annenin Mutfağı, Bir Şehrin Sofrası: Mezegeden

"Bazı hikayeler bir şehirden diğerine sadece eşya taşımaz; beraberinde bir ömrün birikimini, bir mutfağın kokusunu ve en önemlisi bir annenin sevgisini taşır. Bilgi Hanım, hayatının büyük bir kısmını Ege’nin zeytin ağaçları ve imbat serinliği arasında, mutfağın kalbinde geçirmiş bilge bir kadın. İzmir’de yıllarca tencerelerinden taşan lezzetler, gün gelip kızının Samsun Devlet Opera ve Balesi’ne atanmasıyla rotasını Karadeniz’e kırıyor. Bugün Samsun’un o zarif sanat binasının içinde, 'Mezegeden' markasıyla Ege’nin tüm güneşini Karadeniz’in sofralarına konuk ediyor. Hem bir başarı öyküsü hem de bir lezzet göçü olan bu yolculuğu, Bilgi Hanım’dan dinliyoruz."


Bilgi Hanım’ın İzmir’in imbat esintisinden Karadeniz’in hırçın ama sıcak dalgalarına uzanan bu hikayesi, PM Dergi’nin 10. sayısı için gerçekten çok estetik ve ilham dolu bir konu. "Mezegeden" ismiyle hem Ege’nin köklerini hem de Samsun’daki bu yeni başlangıcı temsil eden bu yolculuk, okuyucuları hem acıktıracak hem de gülümsetecektir.

Bilgi Hanım, şu an burada, Samsun’un bu sanat dolu atmosferinde otururken insan ister istemez merak ediyor... Bir tarafta İzmir’in o köklü mutfak kültürü, diğer tarafta çocuklarınızın başarısıyla şekillenen yepyeni bir şehir hayatı. Bizi biraz bu yolculuğun en başına götürür müsünüz? İzmir’deki o ilk tencerenin başına geçen genç kadından, bugün Samsun’da "Mezegeden" markasını yaratan Bilgi Hanım’a gelene kadar, sizin hikâyeniz nasıl pişip olgunlaştı?

Ben Bilgi Umarer, 10 Şubat 1966 İzmir doğumluyum. Yemek dünyasına katılımım aslında bir hayalle başladı. İlk ve orta öğrenimimi Türkiye’de tamamladıktan sonra, gastronomide ilerleme arzusuyla yurt dışında eğitim aldım. Zihnimde ve hayalimde her zaman mutfak vardı. Küçükken bana "Büyüyünce ne olmak istiyorsun?" diye sorduklarında, iki büyük tutkumdan bahsederdim: Ya bir müzisyen olmak ya da yemek yapmak...

Hayat beni yemek dünyasına yönlendirdi ve iki büyük hayalimden birini gerçekleştirmiş oldum. Gerçekleştiremediğim diğer hayalim olan müziği ise çocuklarımın yaşamasını çok arzu ettim. Belki de kendi içimde yarım kalan o tınıyı, onların hayatında duymak istedim. Eğer bugün mutfakta olmasaydım, kesinlikle bir opera sanatçısı olmak isterdim. Müziğe olan bu tutkum nedeniyle çocuklarım büyürken hep bir enstrüman çalmalarını, o sanat dolu dünyanın içinde olmalarını diledim. Onlarla sürekli iletişim kurarak; piyano mu, keman mı çalmak istediklerini, müziğe nasıl baktıklarını gözlemledim. Sonunda onlar da bu yola baş koydular ve müzik hayatına adım attılar. Ben de bir yandan onların bu yolculuğuna eşlik ederken, diğer yandan yurt dışında aldığım gastronomi eğitimini sürdürerek mutfaktaki profesyonel yolculuğumu olgunlaştırdım.

Ege’nin Kokusu: İzmir’de uzun yıllar mutfağın içinde olan, Ege’nin taze otlarıyla ve zeytinyağıyla büyüyen biri olarak; mutfak sizin için sadece bir meslek miydi yoksa bir hayat biçimi mi? Samsun’a uzanan yolculuğunuz nasıl başladı?

Yemek, benim hayatımda hiçbir zaman sadece bir iş olmadı; o her zaman hayatımın tam merkezindeydi. Evimde de mutfağımda da sanki her gün koca bir orduyu ağırlayacakmışım gibi çeşit çeşit yemekler yapardım. Hatta çocuklarım bu halime güler, "Anne, bu kadar yemeği kim yiyecek?" diye sorarlardı. Ben de hep aynı iştahla, "Olsun, ondan da yiyelim, bunun da tadına bakın," derdim. Kendi başıma kaldığım anlarda hep hayal kurardım: "Acaba bir gün kendi yerimi açabilir miyim?" diye...

Zaman geçti, çocuklar büyüdü, kızım evlendi ve torunlar geldi. Samsun Devlet Opera ve Balesi’nde sanatçı olan kızım ve damadım burada yaşadığı için Samsun’a sürekli gidip gelmeye başladım. Onların sayesinde buradaki sanatçı camiasını yakından tanıma şansım oldu; onlar da zaten benim yemeklerimin müptelasıydı. Derken, oğlumun da Samsun Devlet Opera ve Balesi sınavlarını kazanmasıyla benim için taşlar yerine oturdu. Kendi kendime, "Artık İzmir’de ne işim var?" dedim. Bütün Ege’yi, İzmir’in o eşsiz ruhunu Samsun’a taşımaya karar verdim ve Opera binasının içindeki o küçük mutfağı işleterek bu hikâyeye başladım.

Bir annenin, çocuklarının hayalleri peşinde şehrini değiştirmesi çok kıymetli. Samsun’a ilk geldiğinizde bu şehre dair ilk izleniminiz neydi? Karadeniz’in mutfak kültürü sizi şaşırttı mı?

Samsun’a ilk geldiğimde alışageldiğim tatlardan çok uzak bir sofrayla karşılaştım. Ancak ben yapı gereği, gittiği her şehre veya ülkeye çok çabuk adapte olabilen biriyim. İlk işim, Samsun’da yaşayan insanları tanımak, kültürlerini anlamak ve damak tatlarının şifrelerini çözmek oldu. Kabul etmeliyim ki; Ege ile Karadeniz mutfağını bir tutmak imkânsız, çok farklı dünyalar. Ege daha çok ot ve zeytinyağı odaklıyken, Karadeniz’de hayvansal gıdaların kalitesi beni gerçekten etkiledi.

Burada etin tadı bambaşka; özellikle dönerleri ve balıkları muazzam. İzmir’de de et kültürü var ama Karadeniz’in eti işleyiş biçimi ve balık çeşitliliği benim için hayatımda yepyeni bir sayfa açtı. Şimdi burada balığı en ön sıraya aldım. Karadeniz mutfağını gözlemlerken şunu fark ettim: Aslında dışarıya çok açık ya da keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir çeşitlilik sunmuyor; daha çok belli başlı lezzetler üzerinde uzmanlaşmışlar. Bu yüzden ben "burada ne var?" diye bakmaktan ziyade, "kendi birikimimle burada neler yapabilirim?" sorusuna odaklandım. Kendi mutfağımı bu sağlam temellerin üzerine nasıl inşa edebileceğimi gördüm.

Devlet Opera ve Balesi gibi sanatın kalbinde bir butik restoranın işletmesini üstlenmek büyük bir cesaret. O ihaleye girerken aklınızda sadece bir işletme açmak mı vardı, yoksa bir lezzet elçiliği misyonu mu?

Doğrusunu isterseniz her ikisini de aynı anda düşündüm. İçimde hep, "Benim yemeklerimi henüz bilmiyorlar, bu lezzetleri mutlaka tatmalılar," diyen bir heyecan vardı. Çünkü ben sadece Ege mutfağını değil; Karadeniz’i, Doğu’nun zengin tınılarını ve Avrupa’da yaşayıp çalıştığım dönemde heybeme kattığım o modern teknikleri bir araya getiriyorum. Misafirlerimin bu çok kültürlü damak tadını keşfetmelerini, o zevki burada yaşamalarını çok istedim.

Madalyonun diğer yüzünde ise hırslı bir kadın girişimci ruhu vardı. O ihaleyi kazanmayı çok kafaya koymuştum. Hatta ihale günü orada açıkça şunu söyledim: "Ben torunlarım için, ailem için buradayım. Bir kadın girişimciyim ve bu yolda desteğinize ihtiyacım var." İhale süreçlerine dair pek bir bilgim yoktu, nasıl ilerleyeceğimi tam kestiremiyordum ama sağ olsunlar, yol gösterdiler. Kafamda sürekli "Nasıl yaparım, nasıl en iyisini sunarım?" sorularını çoğaltmıştım. Bugün geldiğimiz noktada, Ege’nin ruhunu Karadeniz’in sofrasına katmanın gerçekten çok kıymetli bir sentez olduğunu görüyorum.

Şimdi biraz da "Mezegeden"i konuşalım. İsim aslında "Meze Ege’den" sözcüğünden doğuyor; hem çok şık hem de merak uyandırıcı. Bu ismin ardında yatan anlamı ve markanızın kimliğini sizden dinleyebilir miyiz?

Mezegeden’in çıkış noktası, az önce konuştuğumuz o "Ege ruhunu taşıma" arzusuna dayanıyor. Açıkçası Samsun’da mezelerin sunum ve lezzet anlamında hak ettiği yerde olmadığını, o beklediğim derinliği sunamadığını fark ettim. Bu konuda oldukça iddialıyım; kızım ve ben meze yapmayı gerçekten çok seviyor ve bu işi iyi bildiğimize inanıyoruz.

Hatta daha bu restoranı açmadan önce "Mezegeden" ismiyle bir girişim başlattık. "Meze Ege’den gelirse kimlere ulaşırız, kimler bu lezzetleri denemek ister?" dedik ve yola çıktık. İlk büyük adımımızı, talebin en yoğun olduğu yılbaşı döneminde attık. Kızımın mutfağa eli çok yatkındır ve inanılmaz lezzetli tabaklar çıkarır. Bana, "Anne, sen destek olursan ben bu işi yaparım," dediğinde hiç tereddüt etmeden el ele verdik. Aldığımız geri dönüşler o kadar güzeldi ki, artık her yeni yıl yaklaşırken insanlar "Sipariş verebilir miyiz?" diye kapımızı çalmaya başlıyorlar. Şimdi bu Mezegeden ruhunu Opera’nın içindeki bu butik mekana da taşıdık. Hem burada konuklarımızı ağırlıyoruz hem de dışarıdan gelen özel siparişleri hazırlayarak bu lezzet yolculuğunu sürdürüyoruz.

Peki, menünüzde yer alan hangi Ege lezzeti Samsunluları en çok şaşırttı? İki farklı şehir, iki farklı mutfak kültürü... İnsanları bu yeni aromalara, bu alışık olmadıkları damak tadına nasıl alıştırdınız?

Şuna inanırım; bir insan daha önce hiç tatmadığı bir lezzet hakkında fikir sahibi olamaz. Bu yüzden bilmedikleri bir lezzet konusunda asla dayatmacı ya da iddialı davranmıyorum. Bunun yerine çok daha samimi bir yöntem izliyorum: Küçük tadım kapları hazırlıyorum. Misafirlerime, "Lütfen bunun tadına bakın, sadece fikrinizi merak ediyorum," diyerek ikram ediyorum.

Örneğin, Ege’nin o meşhur enginarını, enginar salatasını ya da çeşitli Ege otlarını burada pek bilmiyorlar. Bilmedikleri bir şey hakkında yorum yapmaları da doğal olarak mümkün olmuyor. Ben de ücretsiz tadımlıklar sunarak bu bariyeri yıkıyorum. "Tamam," diyorum, "hiçbir ücret ödemeyin, sadece tadın, ondan sonra üzerine konuşalım." O ilk tadımdan sonra aldığım geri dönüşler ise muazzam oluyor. Genelde, "Biz hiç böyle bir tat beklemiyorduk," diyerek şaşkınlıklarını ve beğenilerini dile getiriyorlar. İnsanların o ilk önyargılı bakışlarının, bir lokma sonra yerini büyük bir keyfe bırakmasını izlemek benim için en büyük mutluluk.

Malzemelerinizle ilgili bir soru sormak istiyorum; Ege mutfağının sırrı taze ve yerel malzemelerdir. Samsun'da o aradığınız Ege otlarını veya sızma zeytinyağını bulmak için nasıl bir tedarik zinciri kurdun? Gerçek Ege lezzeti için nelerin mücadelesini veriyorsunuz?

Bizim mutfağımızın kalbi bildiğiniz gibi zeytinyağıdır. İzmir’de yaşadığım dönemden beri sürekli alışveriş yaptığım, kalitesine güvendiğim bir yer var. Kendi evime hangi yağı alıyorsam, buraya gelen siparişlerim de aynı özenle oradan geliyor; yani zeytinyağımız doğrudan Ege’den geliyor. Otlar konusunda ise biraz daha stratejik davranıyorum. Hangi otun daha dayanıklı olduğunu, dondurucuda tazeliğini nasıl koruyacağını iyi biliyorum. Özellikle salata yapımına uygun otları getirtip vakumlayarak muhafaza ediyorum. İzmir’de yaşayan ailem de bu konuda en büyük destekçim; "Bana bir koli şu ottan yollayın," diyorum ve o tazelik buraya ulaşıyor.

Aslında benim asıl mücadelem, burada hiç bilinmeyen tatları insanlara tanıtmak. İzmir’de belki altmış çeşit ot veya lahana türevi varken, burada insanlar daha sınırlı bir çeşitliliğe alışmışlar. Ancak Samsun halkının hakkını teslim etmeliyim; bilmedikleri bir lezzete karşı hiç ön yargılı değiller, "Bir deneyelim," demeyi biliyorlar. Bu açık fikirlilik benim de bakış açımı değiştirdi. Mesela, hayatımda hiç "Hadi bir kara lahana çorbası içeyim," dememiştim; ama burada o kadar güzel ve içten ikram ettiler ki, kırmayıp denedim. Tatttıktan sonra "Gerçekten güzelmiş," dedim. O an, mutfakta sabit fikirli olmamak gerektiğini bir kez daha anladım.

Müşteri portföyünüzün büyük kısmını buradaki sanatçılar ve kurum çalışanları oluşturuyor. Bir balerin veya bir opera sanatçısının yemek tercihiyle dışarıdan gelen bir misafirin beklentisi arasında ne gibi farklar gözlemliyorsunuz? Menüde bu ihtiyaçlara göre güncellemeler yapıyor musunuz?

Kesinlikle, menümüzü her gün bu ihtiyaçlara göre güncelliyor ve titizlikle dengeliyoruz. Şöyle ki; bir bale sanatçısı doğal olarak karbonhidrattan ve ağır yağlardan uzak durmak zorunda. Ancak dışarıdan gelen misafirlerimiz veya farklı branştaki sanatçılarımız daha doyurucu ve geleneksel tatlar arayabiliyor. Ben de bu dengeyi kurmak için menüdeki zeytinyağlı çeşitliliğini artırıyorum. Balerinlerimiz için az yağlı, protein odaklı tavuklu salatalar gibi hafif seçenekler hazırlarken; diğer yandan enstrüman çalan arkadaşlarımızı, tiyatrocularımızı ve ses sanatçılarımızı da ihmal etmiyorum.

Burada her branşın kendine has bir ritmi var. Hepsi için mutfakta ufak ve özel dokunuşlarımız oluyor; aslında buna mecburuz çünkü aramızda çok samimi bir bağ var. Bazen gelip, "Bilgi Teyzeciğim, bugün bizim için özel bir şey yapmadın mı?" diye sorduklarında, "Aslında yaptım, sizin için hazır," diyebilmek benim için çok kıymetli. Tabii Ege’deki gibi her gün sınırsız bir zeytinyağlı menüsü çıkarmak Samsun’da malzeme kısıtlılığı nedeniyle bazen zorlayıcı olabiliyor. Ispanak, pırasa, kereviz gibi yerel ve taze ne bulabiliyorsam, onlarla bu sanatçı dostlarımızın sağlığını ve formunu koruyacak özel tabaklar yaratmaya gayret ediyorum.

Sizin mutfağınızda "olmazsa olmaz" dediğiniz kural nedir? Bir İzmirli şefin elinden çıkan gerçek bir Ege mezesinin sırrını da sizden öğrenelim.

Benim mutfağımda taviz vermediğim, olmazsa olmaz en önemli kuralım yağ kalitesidir; özellikle de zeytinyağı ve tereyağı. Bu konuda asla "fiyat-performans" hesabı yapmam. Yağın kalitesi neyi gerektiriyorsa, fiyatına bakmaksızın en iyisini kullanırım. Mutfakta maliyet hesaplarına dalıp lezzetten ödün vermeyi asla kabul edemem. Ben mutfağın içindeyken dış dünyayı, rakamları görmem; sadece tencereye giren malzemenin dürüstlüğüne bakarım. Benim için o yemeğin ruhu, kullandığım yağın kalitesinde saklıdır.

Ege mezelerine gelirsek; kuru biber, patlıcan ve tabii ki favorimiz olan fava bizim soframızın tacıdır. Çoğu kişi favayı sadece baklayı suya koyup kaynatmaktan ibaret sanır ama gerçek bir Ege favasının sırrı pişirme tekniğindedir. Püf noktasını paylaşayım: Baklayı kaynatırken içine mutlaka bir fincan kaliteli zeytinyağı ve 2-3 tane kesme şeker atmalısınız. O lezzet baklanın özüne pişerken işlemeli. Servis ederken üzerine yağ gezdirmek sadece görsel bir dokunuştur; asıl tadı veren, o yağın pişme esnasında baklayla bütünleşmesidir. İşin özü de, tadı da o tencerenin içinde saklı olan dengedir.

Hayatının belli bir döneminden sonra yepyeni bir şehirde, yepyeni bir marka kurmak isteyen kadınlara, bu cesur yolculuğunuzdan çıkardığınız en büyük ders ne olurdu? Kadın girişimci okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Hayatım boyunca hiçbir şeye "olmaz" diyerek bakmadım; zihnimi asla olumsuzluklarla doldurmadım. Hep başaracağımın hayalini kurdum ve o hayalden ne pahasına olursa olsun vazgeçmedim. İnsan kaç yaşında olursa olsun, isterse 60’ına merdiven dayasın, o hayalin peşinde koşacak gücü kendinde bulmalı. Ben hep o fırsatı kolluyordum zaten. Bazı kadınlar mutfakta, bazıları güzellik sektöründe, bazıları ise bambaşka bir alanda var olmak ister; alan ne olursa olsun "Bu yaştan sonra olur mu?" sorusunu lugatımızdan silmeliyiz.

Benim için hayat, özellikle son iki senedir çok daha farklı bir anlam taşıyor. Kendimi hiç olmadığı kadar pozitif, sağlıklı ve dinç hissediyorum. Çünkü bir hedefim vardı ve o hedefe ulaştım. Şimdi ise bu hedefin en güzel şekilde sürmesi için elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Benim gibi yola çıkmak isteyen tüm kadın girişimcilere tek bir tavsiyem var: Hayallerinizden asla vazgeçmeyin, çünkü gerçekleşen bir hayal insanı her yaşta yeniden doğmuş gibi hissettiriyor.


İsminizle müsemma bir mutfak anlayışınız var. Sizce iyi bir yemek sadece teknik bir süreç midir, yoksa pişirenin o günkü ruh hali tencereye gerçekten sızar mı?

Ben o duygunun tencereye mutlaka sızdığına inanıyorum. Teknik istediği kadar kusursuz olsun; eğer o günkü enerjiniz negatifse, bu durum yaptığınız yemeğe de yansır, o yemeği sunduğunuz kişiye de... Benim için mutfağın anahtarı sevgidir. Bir yemeği sevgiyle, istekle ve yüksek bir moralle yapmak gerekir. Eğer moraliniz bozuksa, dünyanın en iyi tekniğini de uygulasanız o yemeği tatmak bile istemezsiniz; bir yerlerde mutlaka bir açık verirsiniz. Mutfağa giren insanın enerjisi o yemeğin en önemli baharatıdır.

Peki, biraz da "Mezegeden"in yarınını konuşalım. Bu markayı ileride farklı noktalarda şubeleştirmek, daha büyük bir yapıya veya bir eğitim atölyesine dönüştürmek gibi bir niyetiniz var mı?

Şöyle söyleyeyim; bir atölye fikri her zaman olabilir ancak benim asıl hedefim, yıllarca peşinden koştuğum bu hayali, butik ruhunu kaybetmeden büyütmek. Çok fazla şubeleşip devasa bir yapıya dönüşmek istemem, çünkü o zaman lezzetin bozulacağını düşünürüm. Ben mutfakta bizzat çalışmayı, her aşamada orada olmayı seven biriyim. Yanımda çocuklarım var, bana her konuda destek oluyorlar ama tencereye atılan tuzun miktarından yemeğin son sunumuna kadar her detayı kendi kontrolümde tutmak isterim. Eğer çok fazla dağılırsak, o özel dokunuşun kaybolacağından endişe ederim.

Ancak hedefim, bu küçük mutfaktan dışarıya daha geniş bir yelpazeyle açılmak. Yani bugün 150 kişiye ulaşıyorsak, bunu özel catering hizmetleri veya butik siparişlerle 300 kişiye çıkarmayı, özel günlerin ve davetlerin lezzet ortağı olmayı isterim. Başka bir yerde ikinci bir şube açmak yerine, mevcut kalitemi koruyarak daha fazla insana "ev yapımı" özeniyle ulaşmayı tercih ederim. Benim için esas olan, Mezegeden’in o kendine has tadının her zaman ilk günkü gibi kalması.

Oğlunuzun sahnede büyüleyici bir performans sergilediği anlarda, sizin de birkaç kat yukarıdaki mutfakta hem onun için hem de diğer sanatçılar ve seyirciler için hazırlık yapıyor olmanız... Bu durumu bir nevi "anne-oğul düeti" olarak tanımlayabilir miyiz?

Kesinlikle sayılır! Hatta bu düet, sahne arkasından mutfağa kadar uzanan çok tatlı bir diyaloğa dönüşüyor. Oğlum sahnedeyken veya provadayken arkadaşları sürekli ona, "Bilgi Teyze yukarıda bugün bize ne hazırlıyor?" diye soruyorlarmış. Bana yukarıya sık sık mesajlar gelir: "Anne, bugün ne yapıyorsun? Çıkınca ne yiyeceğiz?" diye merakla beklerler.

Onlar aşağıda sanatlarını sergilerken, ben de yukarıda kendi sanatımı, yani yemeklerimi hazırlıyorum. O çocuklar mutfağa girdikleri anda hepsi benim birer evladım gibi oluyor. Onlara hitap şeklim de, verdiğim sevgi de tam bir anne sıcaklığındadır. Kendi çocuğumun tabağını nasıl özenle ve bolca dolduruyorsam, onların tabaklarını da aynı iştahla dolduruyorum. Hatta bazen balerinlerimiz tatlı bir sitemle, "Bilge Teyze, lütfen bu kadar çok koyma, kilo alıyoruz!" diyorlar. Buradaki herkesin ortak şikâyeti, sunduğum lezzetlerin karşısında kilo kontrolünü korumakta zorlanmaları oldu sanırım.

Peki, Samsun’da yaşayan misafirleriniz buraya geldiklerinde "Burası buram buram İzmir kokuyor" diyorlar mı? O Ege esintisini onlara hissettirebildiniz mi?

Evet, en çok aldığım geri dönüş bu yönde. Misafirlerimiz içeri adım attıkları andan itibaren o Ege mutfağının ruhunu ve kokusunu hissettiklerini dile getiriyorlar. Ege’nin o hafifliğini, zeytinyağının saflığını buradaki soframıza yansıtmış olmamız onları hem şaşırtıyor hem de çok mutlu ediyor. Gelen herkesin buradan memnuniyetle ve o tanıdık Ege sıcaklığıyla ayrılması, benim için en büyük teşekkür.

Şimdi aslında en can alıcı noktalardan birine değinmek istiyorum. Mezegeden bir devlet kurumunun bünyesinde olduğu için, dışarıdaki vatandaşlarımız buraya girmekte tereddüt ediyor olabilirler. Samsun halkı için buranın herkese açık olduğunu, bu lezzetleri dileyen herkesin tadabileceğini nasıl anlatabiliriz? Belki rezervasyon sistemiyle ilerlemek daha mı doğru olur?

Evet, bu çok önemli bir nokta. Samsun halkı arasında, kurumun içine sadece konser veya etkinlik zamanı girilebileceğine dair bir algı var. Hatta konsere gelen misafirlerimiz bile bazen yukarıda böyle keyifli bir kafenin ve yemek alanının olduğunu görünce şaşırıyorlar. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Kapımız dileyen her misafirimize açık.

Ancak bir devlet kurumu çatısı altında olduğumuz için kurumun da haklı olarak bir titizliği ve güvenlik prosedürü var. Geçmiş yıllarda yaşanan bazı olumsuz durumlar nedeniyle, girişlerdeki güvenlik görevlisi arkadaşlarımız misafirlerimize nereye geldiklerini sorabiliyorlar. Girişte "Opera Kafe’ye yemeğe geliyoruz" demeleri yeterli; o andan itibaren dileyen herkes gelip yemeklerimizi tadabilir. Tabii ki gelmeden önce bize bilgi vermeleri veya rezervasyon yaptırmaları, hem bizim onlara en iyi hizmeti sunmamız hem de kapıdaki sürecin çok daha hızlı ilerlemesi açısından çok daha doğru olur. Ayrıca sadece buraya gelmekle kalmayıp, dileyen tüm müşterilerimiz özel siparişlerini de bize her zaman iletebilirler.

Bilgi Hanım, bu keyifli sohbeti şu soruyla bitirelim istiyoruz... Sizin mutfağınızdan PM Dergi okurlarının ruhuna, o son lokma niyetine hangi duygu kalsın istersiniz?

Geriye tek bir duygu kalacaksa, o da kesinlikle "sevgi" olsun isterim. İnsanlardan tek ricam; ne pişirirlerse pişirsinler, o yemeği aşkla ve istekle yapmalarıdır. O tencerede sadece küçücük bir ot kaynıyor olsa bile, içine sevgi girdiğinde her şey bambaşka bir güzelliğe bürünür. Sevgisiz yapılan hiçbir şeyin gerçek bir sonucu olduğuna inanmıyorum; bunu sadece bir söz olarak değil, hayatımı buna adamış bir şef olarak söylüyorum. Sevgi varsa sonuç her zaman güzel olur. Hayata ve sevgiye kapılarımızı her zaman açık tutmalı, enerjimizi yüksek tutmalıyız.

PM Dergi’nin bu çok özel 10. sayısında bize de yer ayırdığınız için tüm ekibinize teşekkürlerimi sunuyorum. Bu satırları okuyan tüm okurlarımızı, bu sevgiyle pişen lezzetleri tatmak üzere Mezegeden’de misafir etmeyi heyecanla bekliyoruz.


playmedya

Haber Yazarı

playmedya PM DERGİ HABER sitemizde deneyimli yazarlarımızdan biridir. Güncel haberleri ve analizleriyle okuyucularımıza kaliteli içerik sunmaktadır.

Benzer Haberler

Yaban Mersini Ekonomiye de Sağlığa da Katkı Sağlıyor YAŞAM
Yaban Mersini Ekonomiye de Sağlığa da Katkı Sağlıyor

...

10.07.2026 Oku
UZMANLAR UYARIYOR SU TÜKETİMİNE DİKKAT YAŞAM
UZMANLAR UYARIYOR SU TÜKETİMİNE DİKKAT

...

23.06.2026 Oku
Kadın Gücüyle Dönüşüm: SAMİKAD YAŞAM
Kadın Gücüyle Dönüşüm: SAMİKAD

...

23.06.2026 Oku
Yaz Aylarının Vazgeçilmezi Karpuzun Faydaları Saymakla Bitmiyor YAŞAM
Yaz Aylarının Vazgeçilmezi Karpuzun Faydaları Saymakla Bitmiyor

...

22.06.2026 Oku