Araba mı?
“Eşimin.”
Ev mi?
“Annemin.”
Şirket mi?
“Arkadaşın.”
Maaş?
“Asgari ücret.”
Banka hesabı?
“Boş.”
Tapu?
“Yok.”
Fakat aynı kişi hâlâ aynı arabaya biniyor, aynı hayatı yaşamaya devam ediyor. Trafik cezalarını ödüyor, MTV’yi yatırıyor, akşam başka bir mekânda hikâye paylaşıyor.
Vatandaş da doğal olarak şunu soruyor:
“Bu adam gerçekten yoksul mu, yoksa mallarını başkasının üzerine yapıp alacaklıdan mı kaçıyor?”
İşte hukuk tam da bu soruyu soruyor. Üstelik yıllardır.
Çünkü hukuk sadece tapuya, ruhsata ya da kâğıt üzerindeki şekle bakmaz. Gerçek hayata bakar. Gerçek iradeye bakar. Malın gerçekte kim tarafından kullanıldığına bakar.
İcra ve İflas Kanunu’nun 278 ila 284. maddeleri arasında düzenlenen “tasarrufun iptali davası ve istihkak prosedürü” tam olarak bunun için vardır.
Kanun şunu söyler:
“Borçlu malını başkasına devretmiş olabilir. Ama bu devir gerçekten satış mı, yoksa alacaklıdan mal kaçırma oyunu mu, biz ona bakarız.”
Uygulamada en sık görülen tablo şudur:
Borçlu, mallarını eşine, kardeşine, anne-babasına ya da çok yakın bir dostuna devreder. Kâğıt üzerinde satış yapılır. Ama ortada gerçek bir ödeme yoktur. Hatta bazen malı devralan kişi, sözde satın aldığı aracın kilometre bilgisini bile bilmez.
Mahkemeler ise artık bu senaryolara yabancı değil.
Çünkü hayatın olağan akışı bazı şeyleri ele verir.
Örneğin:
Aracı hâlâ kim kullanıyor?
Trafik cezaları kimin telefonuna geliyor?
Akaryakıt ödemelerini kim yapıyor?
MTV’yi kim yatırıyor?
Satış günü gerçekten para transferi olmuş mu?
Borçlu hakkında icra takibi varken neden apar topar devir yapılmış?
İşte davanın kaderini çoğu zaman bu sorular belirliyor.
Özellikle borçlu, ekonomik olarak dara düştüğü dönemde mallarını yakınlarına devretmişse, hukuk buna çok daha şüpheyle yaklaşıyor.
Çünkü bazı devirler satış değildir. Sadece vitrindir.
Ruhsat değişmiştir ama direksiyon değişmemiştir.
Tapu değişmiştir ama evde oturan aynıdır.
Hayat aynıdır, sadece isimler değişmiştir.
Ve hukuk, şekilden çok gerçeğe bakar.
Tasarrufun iptali davalarının en önemli tarafı da budur:
Bu davalar “mal kimin üstünde?” sorusundan çok, “mal gerçekte kimin?” sorusunu sorar.
Vatandaşın burada bilmesi gereken önemli bir nokta daha var:
Bir malın başkasının üzerine geçirilmiş olması, o mala artık asla dokunulamayacağı anlamına gelmez.
Eğer devir muvazaalıysa, yani görünüşteyse, mahkeme o işlemin alacaklıya karşı hükümsüz olduğuna karar verebilir. Böylece alacaklı, sanki mal hâlâ borçlununmuş gibi haciz ve satış işlemlerine devam edebilir.
Bu yüzden birçok insanın “nasıl olsa üstüme hiçbir şey yok” rahatlığı, mahkeme salonunda sona ermektedir.
Elbette herkes kötü niyetli değildir.
Gerçekten borcunu ödeyemeyecek durumda olan insanlar vardır ve hukuk onları da korur.
Ama başka bir gerçek daha vardır:
Bazı insanlar da borcunu ödememek için sistemin etrafından dolaşmaya çalışır.
İşte hukuk, tam o noktada perdeyi kapatır.
Vatandaşa tavsiyem şudur:
Borçlu mallarını devrettiyse paniğe kapılmayın.
Fiili kullanımı araştırın.
Haciz sırasında tutanak tutturtun.
Ödemeleri, trafik cezalarını, banka hareketlerini inceleyin.
Ve en önemlisi, “üstünde mal yok” cümlesini davanın bittiği yer sanmayın.
Çünkü hukuk bazen tapuya değil, direksiyondaki ele bakar.
Av. Kadirhan ALTUNDİKEN